Kazanımları korumak ve gerici ablukayı dağıtmak için fiili-meşru mücadele çizgisi - Evrim Erdoğdu*

İşçi sınıfı kapitalist özel mülkiyetin kalelerinde üretimden gelen gücünü eline almak, Greif’le ete kemiğe bürünen devrimci geleceğini kazanacak eylemler örgütlemek zorundadır. Tüm toplumu kuşatan gericiliğin karanlığını dağıtmanın başka yolu yoktur.

İçeride ve dışarıda kural tanımaz ırkçı-mezhepçi bir politika izleyen dinci-gerici iktidar, düzen siyasetini referanduma kilitlemiş durumda. İşçi sınıfı ve emekçiler kıskaç altında tutuluyor. OHAL sayesinde demokratik hak ve özgürlükler tümden yok ediliyor. En ufak bir hak talebi ve mücadelesi vakit kaybetmeksizin eziliyor.

Yeni anayasa ile mevcut OHAL rejiminin süreklileştirilmesi hedefleniyor. Toplumsal yaşam kararnamelerin verdiği hükme bağlı bir şekilde örgütlenir hale geldi. KHK’larla sol-muhalif kamu emekçileri ve akademisyenler onar yüzer işten atılıyor. Dikensiz gül bahçesi yaratmayı esas alan gözaltı, tutuklama ve fişleme saldırıları kesintisiz bir şekilde uygulanıyor. 12 Eylül faşist darbesinin ürünü olan baskıcı ‘82 anayasası dahi bugün askıya alınarak tümüyle keyfi bir yönetim dayatılıyor. Siyasal-ekonomik yaşam kararnamelerle yönetilerek, tek adam rejimine geçiş hazırlıkları tamamlanmak isteniyor.

Kıdem tazminatının fona devredilerek gasp edilmesi an meselesi haline geldi. İşsizlik oranı TÜİK’e göre yüzde 13’e dayanırken, gerçek oranlar yüzde 24’ü buluyor. Kamusal emeklilik hakkı zorunlu bireysel emeklilik sistemi ile yok edildi. İşçiler kiralık işçi büroları ile köle gibi alınıp satılıyor. Azami sömürünün tescili demek olan 1404 TL’lik asgari ücret dolaylı vergiler, artan enflasyon vb. yollarla hiç ediliyor. Teşvik primi ile sermaye sınırsızca desteklenirken, işçi sınıfı vahşi çalışma koşullarında sömürülüyor ve taşeron köleliği genel bir çalışma düzeni haline getiriliyor. Sermaye kodamanlarının icazetindeki yasal mevzuatla kuşatılmış, patronun lokavt ilanıyla, Bakanlar Kurulu’nun güvenlik bahanesi-yasağı ile güdükleştirilmiş grev hakkı OHAL süresince tümden yok edildi. Eylem yapmak veya hak aramak büyük puntolarla “yasak” ilan edildi.

15 yıl boyunca ülkeyi ucuz iş gücü cenneti haline getiren dinci gerici iktidar, Suriyeli mültecileri de bu uğurda istismar ediyor. Suriye’ye yönelik aktif rol aldığı saldırganlık ve savaş sonucu topraklarından koparılan 3,5 milyon göçmen, Türkiye’de iş gücü piyasasını genişletmek ve bütün olarak sınıfın patronlara karşı pazarlık gücünü zayıflatma amacıyla kullanılıyor. Gerici-faşist iktidar tüm bunlar üzerinden de Türk tekelci sermayedarlarına, rüyalarını süsleyen bir sömürü cenneti sunuyor.

Milliyetçiliğin ve dinsel gericiliğin kuşatması altındaki işçi-emekçiler ile yoksul kitleler yeni-Osmanlıcı hayaller, “ecdad”a öykünen “milli hassasiyetler” motifli masallar vb. ile uyutuluyorlar. Milli görüş gömleğini giyenler, kitlelerde Osmanlı’ya dönük gerici özlemler uyandırıyorlar. Ortadoğu’da, özellikle Suriye’de sürdürülen yayılmacı ve saldırgan politikanın neden olduğu yıkımın, sosyal ve ekonomik sorunların Türkiye’deki sarsıcı etkilerinin sonucu gelişen toplumsal tepki bu şekilde kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Cihatçı çetelerin arka bahçesi olmanın, kirli savaşın, saldırganlığın vs.nin faturasının işçi sınıfının azgınca sömürülmesi ve ağır bir kölelikle ödetildiği bir süreçte, şoven-milliyetçi ideolojik bombardımanla karşı karşıya kalınması geleneksel bir devlet çizgisidir.

Bugünlerde Osmanoğulları beyliğinin kurucusu Ertuğrul Gazi, II. Abdülhamit vb. gibi figürleri dillerinden düşürmüyorlar. Her fırsatta bu tarihsel kimlikleri tek adam rejiminin ideolojik-siyasal objeleri haline getirerek, bu arada tarihi, sınıfsal ve grupsal çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden yazıyor, tarihi çarpıtıyorlar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi, sonu gelmez sınıf mücadelelerinin tarihidir. Bu “şanlı” tarih Osmanlı hanedanının fethettiği topraklarda ezilen sınıfların artık ürününe, kursağındaki lokmaya varıncaya dek nasıl el konulduğunu, ağır vergilerle dönen çarkları ve nasıl bir zulüm düzeninin hüküm sürdüğünü yazar.

Osmanlı düzenine ve onun 600 yıllık saltanatına özlem duymak işçi sınıfının çıkarları ile taban tabana zıttır. Uluslararası sermayeye göbekten bağlı tekelci burjuvaziye çekici gelse de boş bir hayalden öteye geçemez. Çünkü tarihin tekerleği tersine çevrilemez. Bu hayaller gericiliğin kötürümleştirdiği kitleleri aldatmanın, gerçeklerin üzerini örtmenin bir aracı olarak yayılmaktadır. Mahkum edildiği yaşam ve çalışma koşulları dikkate alındığında, işçi sınıfının geleceği feodal Osmanlı gericiliğinde değil, emeğin köleliğinin ortadan kaldırıldığı sınıfsız, sömürüsüz bir dünya mücadelesindedir.

Emek-sermaye arasındaki çelişki derinleşirken haramilerin saltanat heveslerinin arka planında, emeğin kuralsızca sömürüsünün önündeki tüm engellerin kaldırılması için demokratik hak ve özgürlüklerin tek adam sultası altında yok edilmesi amacı vardır. Söz konusu cumhurbaşkanlığı sistemi, tekelci Türk sermayesinin iktidarda olduğu meşruti monarşi bozması bir devlet organizasyonu projesidir.

Esas olarak burjuva cumhuriyetin kuruluşu ile padişahlık, hilafet ve Osmanlı feodal düzenine ait her türlü ekonomik, sosyal, kültürel işleyiş ortadan kaldırılarak modern kapitalist gelişmenin önü açılmıştır. Türk-Müslüman ticaret burjuvazisi gayri-müslim rakiplerini büyük oranda devre dışı bırakarak bugünün Türk tekelci burjuvazisine evrilmiştir. İktidara geçen burjuvazinin karşısında işçi sınıfı siyasal, ekonomik, sosyal tüm haklarını sınıf mücadelesi vererek söküp almıştır. Mevcut kazanımlar modern sınıfların gelişmesiyle oluşan işçi sınıfı eksenli sosyal mücadelenin eseridir.

Saltanatlarını kan, zulüm ve baskı ile ayakta tutup emekçileri sömürenlerin sınıf tutumunu devralmış olan “modern” cumhuriyet, sermayenin diktatörlüğünü kurmuştur.

“Fazla gündelik isteyenlerin hakkından geline!”

Bu sözler, 1500’lü yıllarda inşaatlarda çalışan taş yontucu işçilerin, gümüş akçelerin değerinin düşmesi üzerine gündeliklerine zam talebinde bulunmalarına Osmanlı düzeninin nasıl yaklaştığının tek cümleyle ifadesidir. Bu yıllarda ücret artışı için pek çok iş bırakma eylemi yapılmıştır. 1587 yılında Mehmet Paşa Camii’nde çalışan işçilerin fazla gündelik isteğini III. Murat bu sözlerle cezalandıracağını buyurmuştur. Ancak bu fermanlar 16. yüzyılla birlikte batıdaki ekonomik buhranın etkisiyle Osmanlı düzeninin sarsılmasına engel olamamıştır. Sınıf mücadelesi mayalanmaya devam etmiştir. Tarih lonca ve esnafların, padişah fermanlarını protesto etmek için iş bıraktıklarını, kepenklerini kapattıklarını kaydetmiştir.

Sermaye düzeni feodal düzenin yıkıntıları içinden doğduğunda, sınıf karşıtlıklarını yeni sınıflar ve yeni baskı, mücadele biçimleri ile devraldı. İlk kapitalist gelişme ve sanayileşmenin 1800’lü yıllarda başlamasıyla Osmanlı iktidarı çağdaşı bütün devletler gibi işçi hareketine tahammülsüzce saldırmıştır. Osmanlı’da ücretli emeğin doğuşu ile başlayan, Osmanlı toprak sisteminin çözülmesi ile devam eden, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişiminin neden olduğu kitlesel işsizliğin sebebi olarak makineleşmenin görülüp makinelerin kırılmasıyla artan öfke, bu ilkel biçimlerinden sıyrıldı. Engellemelere, yasaklara, baskılara rağmen işçiler grev, işgal ve boykotlarla direndiler, işçi birlikleri kurdular ve örgütlendiler.

19. yüzyılda kitlesel işçileşme Osmanlı’da geleneksel üretim yapılarının dağılmasıyla kendini belirgin bir şekilde gösterdi. Demiryollarında ve madenlerde günde bir ekmek almaya yetmeyecek ücretlerle, 15-16 saat, molasız, sağlık hizmetlerinden ve sosyal güvenceden yoksun, köle gibi çalıştırılan işçilerin sınıf kimliği ve bilinci gelişti. Yasaklar ve açık şiddet işçilerin eylemlerine engel olamadı. İşçiler derneklerle, dernekler yasaklandığında birliklerle örgütlenmiş, II. Abdülhamit’in baskıcı rejimine karşı gizli işçi birlikleri ile hareket eden bu sınıf refleksi, sınıf mücadelesinin yasalarına dayanılarak gösterilmiştir. 1908’de Abdülhamit rejiminin yıkılıp II. Meşrutiyet’in ilanı ile Temmuz’dan Tatil-i Eşgal Kanunu’nun (yani grev ve işçi örgütleri hakkında yasanın) yürürlüğe girdiği Ekim ayına kadar işçi sınıfı 100’ü aşkın grev örgütlemiştir. Sınıf kavgasının kuralları gereği sanayiyi geliştirmek için işçi sınıfının kanını iliklerine kadar içen (mühür nedeniyle okunamaz bölüm-KB); sömürgeleştirilmiş İngiliz-Fransız emperyalistlerine köleleştirilmiş Osmanlı, sınıf eylemini yasal cenderenin içine hapsederek işçilere güdük haklar tanımıştır. 1909’da Tatil-i Eşgal Kanunu olarak yürürlüğe giren kanunla sendika hakkı yasaklanmıştır. İşçi sınıfının egemenlerin denetimi dışında örgütlenmesine engel olmak için Kanuni Esasi’ye eklenen bir maddeyle toplantı ve dernek kurma hakkı tanınırken, gizli dernek kurmak yasaklanmıştır. Grev hakkı da bugün olduğu gibi sermayeye zaman kazandırıp, işçilerin direncini kıran hamleler yapma fırsatı veren bir şekilde zorlaştırılarak tanınmıştır. Bu şekilde pek çok grev engellenmiştir.

“Yasal mevzuat”la sınıfın bazı hakları tanınmış olmakla birlikte, sermayenin çıkarlarına uygun, işçileri baskı altına alan adımlar atılmıştır. Burada esas olarak sınıf mücadelesine yön veren, “yasal cendere” değil, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki kıyasıya kavganın yasalarıdır.

Dünya ölçeğinde olduğu gibi Türkiye’de de işçi sınıfı tüm haklarını fiili-meşru direnişle, yani devrimci eylemiyle kazanmıştır. 1908’den bugüne hukuksal veya anayasal haklar siyasal-sınıfsal mücadelenin arkasından tanınmış, sermaye işçi sınıfına taviz vermek zorunda kalmıştır. Sınıfın eylemini devletin güdümüne alma çabası Osmanlı’dan günümüze aynı sınıf tutumuyla sürdürülmüştür.

Tarihsel kazanımlar sınıf mücadelesinin yasalarının ürünüdür

Emek köleleştirilip, tarihsel kazanımlar bir bir çöpe atılırken, işçi sınıfı mevcut haklarına “işgal, grev, direniş”le sahip çıkmadığı koşullarda yasal mevzuat kısa sürede paçavraya dönüşür. Ve sermaye iktidarı sınıf hareketinin gücüne bakarak politikalarını uygular. Bugün de yaşanan budur. Burjuvazi, işçi sınıfının örgütsüzlüğünden ve dağınıklığından faydalanarak dişe diş mücadelenin sonucunda kazanılmış hakları hukuksal olarak yok etmektedir.

Bundan dolayı haklar burjuva anayasa ile değil, ancak ve ancak devrimci sınıf hareketiyle güvenceye alınabilir. Ki işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki bu kıyasıya savaşım, artı-değer sömürüsü ve kapitalist özel mülkiyet üzerinden ayakta duran sermaye iktidarı yıkılıp, işçi sınıfının iktidarı kurulana kadar devam edecektir.

Kapitalist toplumun gelişim yasaları, sistemin çöküşünü getirecek olan üretimin toplumsal karakteri ile üretim araçlarının bir avuç sömürücü asalağın elinde toplanması çelişkisini yaratmıştır. Ve bu gerçeklik aynı zamanda kapitalizmin mezarını kazacak olan işçi sınıfını tarih sahnesine çıkarır. İşçi sınıfının hareket yasalarına yön veren, emek-sermaye arasındaki bu çelişkinin ta kendisi olmuştur.

Dinci gerici iktidarın Osmanlıcı hayallerine sınıf cephesinden verilecek en güçlü yanıt, 1800’lü yıllardan itibaren en basit demokratik hakkı kazanmanın onu fiilen kullanmaktan geçtiğini gösteren işçi sınıfının devrimci tarihinden öğrenerek ayağa kalkmak olacaktır. Bugün sahip olunan en ufak kırıntı hakka dahi büyük bedeller sayesinde sahip olunmuştur. Amele Teali Cemiyeti’nin “Mayıs 1 nedir” broşürünü dağıtmasının dahi derneğin yöneticilerinin İstiklal Mahkemeleri’nde 7 yıldan 15 yıla kadar kürek cezalarına çarptırılmalarına neden olması, Polis Nizamiyesi Kanunu ile iş durduran işçilerin engellenmesi ya da 1930’da greve giden işçilerin “düzeni bozan fesatçılar” olarak ilan edilmesi, sınıf hareketinin baskı ve zorbalık engelini yıka yıka bugüne geldiğinin birkaç örneğidir. 1930’da devlet güdümlü dernekler dışında işçilerin bağımsız işçi örgütlerini yasaklayan sınıf düşmanı çizgi, 1946’da devlet güdümünde sendika hakkını tanıyarak, ABD sendikacılığını efendilerinden aldığı emirle dayatmaya çalışmıştır. Grev hakkı ise 1961 anayasası ile tanınmış olmasına karşın, ancak 1963 yılında Kavel işçilerinin fabrikalarını işgali ile fiilen sermaye iktidarından zorla alınmıştır.

Reformlar çoğunlukla burjuvazinin sınıf egemenliğini tehlikede görmesinin; işçi sınıfının devrimci eyleminin burjuva iktidarın temellerini sarsmasından duyulan korkunun tezahürü olmuştur. Ki devrimci dalga dinip sınıf mücadelesi durgunlaşır durgunlaşmaz, bu hakların asıl güvencesi olan sınıfın örgütlü-devrimci eylemi zayıfladığı için yasal çerçeve de daraltılmaya başlar. Tarihsel kazanımlar önce fiilen yok edilir. Burjuvazi kendi yasalarına uymaz, ancak sonrasında yıkım ve köleleştirme saldırılarını uygulamasında ayak bağı olan yasal mevzuatı değiştirmek zorunda kalır. Son 15 yılda işçi sınıfı, örgütlenir örgütlenmez kapının önüne konarak, grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkını fiilen kullanamamaktadır. Sendikalar, üyesi olan işçilerin sermaye karşısında birleşerek, emeklerini koruyarak, sömürüyü azaltma mücadelesi verdikleri örgütler olmaktan uzaklaşmış, sınıf uzlaşmacılığı-patron sendikacılığı sınıfa zorla kabul ettirilmeye çalışılmıştır.

Görüldüğü gibi sınıf hareketinin tarihi bu tür sayısız saldırı ile doludur. Taşeron köleliği, kiralık işçi büroları, bireysel emeklilik sistemi vb. uygulamalar, sınıfı esnek çalışma yöntemiyle patrona en düşük maliyete mal olacak şekilde çalıştırma saldırısının parçalarıyken, kıdem hakkının gaspı sermaye iktidarı için yapbozun son parçası olacaktır.

Bugün işçi sınıfının azımsanmayacak bir kesimi, 12 Eylül faşist darbesiyle başlayan neo-liberal saldırılara boyun eğdirmek için emperyalist merkezlerde tasarlanan dinci-gericiliğin etkisi altında tutulmaktadır. İşçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyinin geriliği nedeniyle sınıf içinde Osmanlıcı hayaller ve ırkçı-gerici politikalar geniş bir karşılık buluyor. Ki öte yandan sermaye kodamanları ‘Evet’ diyenleri de ‘Hayır’ diyenleri de burjuva gericiliğinin yarattığı kutuplaşmanın bir tarafında, sermaye düzeninin yanında konumlandırmaya çalışıyor.

Gün sınıf mücadelesinin yasalarına göre harekete geçme günüdür

Bilinen bir ifadesi ile Lenin “Demokrasi mücadelesi okulunda okumamış bir işçi sınıfının burjuvaziyi devirmesi imkansızdır” diyor. Tam da bu nedenle 1924, 1961, 1982 anayasalarında kırıntı düzeyinde de olsa yer alan siyasal hak ve özgürlüklere ve işçi haklarına sınıf çıkarları ekseninde bakılmalıdır. Referanduma sunulan yeni anayasa da dahil olmak üzere tüm anayasalar sınıf hareketinin ve toplumsal muhalefetin gücü-düzeyi oranında siyasal ve sosyal haklara yer vermiştir.

Sosyal mücadelenin eksenine devrimci işçi hareketi oturmadığı koşullarda, tek adamın tekelci sermaye adına devlet aygıtının dümenine geçmesinin ve sınıfın yüz yıllık kazanımlarını hiç etmesinin önüne geçilemez. Tek bir kararname ile düne kadar yaşanandan çok daha hızlı bir şekilde işçi dernekleri, sendikalar ve öteki örgütlenmeler kapatılabilecekken, grevler de kaşla göz arası yasaklanacaktır. Özünde kısmen anayasaya dayanarak kısmen fiilen uygulanan bu politika yeni sistemle kılıfına uydurulmuş oluyor.

İşçi sınıfı kapitalist özel mülkiyetin kalelerinde üretimden gelen gücünü eline almak, Greif’le ete kemiğe bürünen devrimci geleceğini kazanacak eylemler örgütlemek zorundadır. Tüm toplumu kuşatan gericiliğin karanlığını dağıtmanın başka yolu yoktur. Bedel ödenmesi göze alınarak, taban inisiyatifine dayalı fiili direnme çizgisiyle ve sınıf mücadelesinin yasalarına göre hareket edilerek, bu sınıf tahakkümü yerle bir edilecektir.

Sınıf hareketinin devrimci geleceği; dört bir tarafı çürümüş, tükenmiş, iflas etmiş ideolojik ve fiziki zor aygıtlarıyla ayakta durma mücadelesi veren sermaye diktatörlüğüne karşı ayağa kalkma iradesini göstermesindedir. Toplumsal yaşamın geleceği de bu iradenin sınıf devrimcileri tarafından örgütlenmesine bağlıdır.

* TKİP dava tutsağı