“Yuvarlak Kafalılar ve Sivri Kafalılar” üzerine

Yoksul ile zenginin kavgasını nasıl çözebiliriz diye sızlanan karnı toklar, çıplak ayaklıları sadece İberin’in yöntemiyle kontrol edebilirdi: Kafalar üzerinden bölmek, “biz” ve “öteki”yi anlatarak devlet ile servetin iki yakasını bir araya getirmek. Bu, İberin’in görevidir. Üniter devlet biçimlerinde bu “biz” ve “öteki” olguları sıkı sıkıya işlenmiştir. Bir İberin aranacaksa bunun günümüz Türkiye’desindeki karşılığı şüphesiz T. Erdoğan’dan başkası değildir.

ODTÜ tiyatro topluluğu tarafından Tiyatro Şenlikleri kapsamında bir dizi oyun sahnelendi. Bertolt Brecht’in epik tiyatro türünün güzel örneklerinden biri olan “Yuvarlak Kafalılar ve Sivri Kafalılar” oyunu da bunlardan biriydi. Epik tiyatro, sahnelenen oyunun izleyicinin kendisi ile hesaplaşmasını hedef alan bir türdür. Söz konusu oyunda Brecht, çarpıcı toplumsal olgulara dair izleyicinin kendi yaşamı ile hesaplaşması üzerine birçok ayrıntıyı hesap etmiş.

Yaşayan karakter: Fernando Callas

Oyundan izlenimlerle bu hesaplaşmayı birlikte yapmaya çalışmanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Temel kaygımız oyunun ne anlattığını ortaya koymaktan ziyade oyunda ortaya konulan imgelerin bugünkü toplumsal izlerini sürmektir. Fernando Callas karakteri ise bu açıdan işimizi epeyce kolaylaştıracak.

Oyun, 1930’ların başında Shakespeare’in “Kısasa Kısas” öyküsünden uyarlanmış olmasına rağmen, ilk kez 1936’da Kopenhag’da sahnelenebiliyor. Doğrusu oyunun rahmi, bizzat dünya kapitalizminin yaratmış olduğu 1929 krizi ve ardından Almanya’da faşizmin iktidara gelişidir. Ayrım da tam bu noktada başlıyor…

İki kutuplu dünyanın yaratmış olduğu rekabet, ekonomik anlamda bir itişmeye yol açmış, dünya kapitalizminin ‘29 krizi ile yaşadığı siyasal-toplumsal erozyon bir dizi dinamik üzerinde kartların yeniden karılmasına yol açmıştı. Faşizmin iktidara gelişi tarihin herhangi bir anında herhangi bir figürün iktidara gelişi değil, egemenlerin devlet üzerinde faşizm usulü ile denetimi eline almak istemesinin bir ürünüydü. Faşist parti, kapitalist sömürü düzeninin açığa çıkardığı temel çelişkileri karartmak ve toplumu egemenlerin çıkarları uğruna yeniden yaratabilmek adına “Aryan ırk üstünlüğü ve üstün Alman halkı politikası” ile bölmeyi denemişti.

“Yuvarlak Kafalılar ve Sivri Kafalılar” da böyle bir siyasal atmosferde doğdu. Metindeki ayrım ‘Tak’ ve ‘Tik’ halkı şeklindedir. Köylülerin artan yoksullukları, yarıcılık üzerinder toprak ağalarına olan borçları ve son tuz oranlarındaki vergi ile birlikte “orakçı isyanı” başlar. Luma ülkesindeki bu orakçı isyanı devleti yönetemez hale getirir. İberin adında bir danışman ortaya çıkarak, Luma devletinde yoksul ile zengin arasında yaşanan bu iç savaşa bir çare bulur. Luma ülkesinin asilleri, temiz ve yürekli halkı olarak Tak halkını gösterir. Ve bunların kafası yuvarlaktır. Vatansızlar ve art niyetliler ise sivri kafalı Tik’lerdir. Oyunun başında insanca yaşayabilmek için Tak’lar ve Tik’ler birlikte mücadele ederken İberin’in Tak ve Tik hatırlatması ile bir anda saflardan kopuş sağlanır. Tak’lar gemisini kurtarıp kaptan olmaya bakar. Bunun çarpıcı karakteri ise Callas’tır. Bütün bir oyun, Callas’ın mahkeme ve devlet arasındaki köylü kurnazlığı ile yarıcılık borcunu kapatmak ve ağasının atlarına sahip olmak için verdiği mücadele şeklinde geçer.

Bu karakter her dönemin insanıdır. İşbilen bir kurnazlık, hainlik, güvenilmezlik ve tabii ki sinsilik. Etrafımızda Callas’lar fazlasıyla vardır ve o bu anlamda yaşayan bir karakterdir. Callas (ve onun günümüzde yaşayan örnekleri) esasen kendi gücü ile neler yapabileceğine inanmadığı için ya kavga edeni küçümser ya da o kavgaya ihanet eder. Kraldan çok kralcıdır anlayacağınız.

Oyun boyunca orakçı isyanının durumuna göre Callas muhataplığı artar ya da azalır. Devlet, mahkemeleri aracılığıyla Callas’a itibarını iade eder. Ancak orakçılar kralın ordusunu zayıflattığı için bu böyledir. Orakçı isyanı bastırılır bastırılmaz Callas da kendini boynuna bir urgan geçirilmiş halde bulur.

Krizlerin ve savaşların derinlik kazanıp egemenlerin çıkarlarını sarstığı tarihsel dönemlerde sömürücüler birçok yapay ayrımlar yaratabilirler. Din, ırk, renk üzerinden yapılan ayrımlar bu ana kadar yapılan ayrımların çokça görülenleriydi. Bu tür ayrımlar bütün olarak verilen mücadeleyi lokal bir alana çekip buradan kontrol edilebilir bir boyut yaratmak adınadır. Kontrol mekanizması sadece bu ayrımlar ile sağlanmıyor kuşkusuz. Kitle ve sınıf hareketinin yükselişe geçtiği dönemlerde sermayedarlar ve siyasal temsilcileri, kitle arasından işbirlikçiler seçer özenle. Kitle hareketi yükseldiğinde bu kişiler o ana kadar görmediği ilgiye mazhar olurlar. Ancak mücadele biraz geri çekildiğinde bu karakterler tarihin çöplüğüne atılmaktan kurtulamazlar.

İnsanı tarihte özne yapan onun tarihsel olan anlara yaptığı vurgulardır. Mücadele edip yön vermek bir vurgudur ve kayda değerdir. Ancak sömürüye, yoksulluğa ve açlığa ses çıkarmayıp sus pus olmak, kayaya çarpacak geminin dümenine sarılmamak, insanı, olsa olsa tarihin akışı içerisinde bir nesne yapar. İnsanı tarihin öznesi yapan ise mücadelesinin kesintisiz olarak devamıdır.

Peki, yaşayan İberinler?

İberin, ülkedeki kaotik duruma çare bulmak için toprak ağaları ve kral tarafından bulunmuş bir çareydi. Yoksul ile zenginin kavgasını nasıl çözebiliriz diye sızlanan karnı toklar, çıplak ayaklıları sadece İberin’in yöntemiyle kontrol edebilirdi: Kafalar üzerinden bölmek, “biz” ve “öteki”yi anlatarak devlet ile servetin iki yakasını bir araya getirmek. Bu, İberin’in görevidir. Üniter devlet biçimlerinde bu “biz” ve “öteki” olguları sıkı sıkıya işlenmiştir. Bir İberin aranacaksa bunun günümüz Türkiye’desindeki karşılığı şüphesiz T. Erdoğan’dan başkası değildir.

Kindar-dindar nesil tartışmalarının ardından Sünni-İslamcı-etnik Türk kimliğinin keskinleştirilmesi ile Alevi-Kürt ve muhalif kimliklerin hedefe çakılması dönemin ayrıştırıcı unsurlarıdır. Bu ana kadar T. Erdoğan’ın bölerek kazandığını, dolayısıyla egemenlerin refahını, bölerek sağladığını pekâlâ söyleyebiliriz. Tersinden emekçilerin bu yapay bölünme alanları ise sefalet koşullarını da bir o kadar derinleştirdi.

İberin karakterinin Erdoğan üzerine yapışmasını zorlama bir yakıştırma olarak görenler olabilir. Ancak dikkatle bakıldığında görülecektir ki ‘30’larda İberin, ifadesini Hitler’de buluyordu, bugün ise Erdoğan’da. Hitler de nevrotik olarak hareket ediyordu, Erdoğan da. Onların nevrozlarını besleyen, güç budalası olmaları ve sermayenin imanlı birer savunucuları olmalarıydı. Gayretkeşlikleri akrabadır. Ayrıca Freud’un sözünü ödünç alırsak, “Nevrotik hatırlamaz, tekrarlar.” Bugün de Tayyip Erdoğan emekçiler için en sancılı ve kanlı bir tekrarı yaşıyor.

Hitler bir kriz ortamında doğmuştu ve Alman burjuvazisi için Alman emekçileri bölüp yönetebilmişti. T. Erdoğan da bir kriz ortamında doğdu ve emekçileri sürekli olarak bir kulp bulup bölmeyi başardı. İberin de bir kriz döneminde doğdu. Onları akraba yapan nevrotik durum emekçilerin ayaklanmasıdır. Nevrozları yoksul ile zenginin kavgasıdır. Tarihin bu paydaşlığın tekrarını yaşatması ise karnı toklar ile çıplak ayaklıların kavgasının hâlâ sürüyor oluşudur.

Callas, orakçı isyanına ihanet etmişti oyunun başında ve oyunun sonunda urgan onun başına geçmişti. Oyun yaşam içerisinde tekrar sahneleniyor her gün yeniden. Urganın başımıza geçmemesi için bizleri sefil ayrımlarla bölmek isteyen muktedirlere karşı birlik olmalıyız. Çünkü bizlerin bir araya gelmesi, kavgada buluşması bir nakaratı tekrar ediyor. O nakarat tarihe birbirinin tekrarı asalakları doğuruyor. Perdenin son kez işçilerin gülüşü ile kapanması bizlerin elinde ve geç değil.

N. Sinan