Şengalli Meryem

Babam Ehmede’yi bir yerlere verelim demişti. Benle birlikte bir yerlere verebileceksen olur, dedim ona. O zaman beni anladı.

Sultan’ların evi derneğin hemen karşısındaydı. Komşuyduk. Belki de bu yüzden neredeyse her gün onunla dertleşme imkanı buluyorduk.

Mardinliydi Sultan. Ezidi’ydi. IŞİD Şengal’e saldırdığı sıralarda yüzü iyice asılmıştı. Yakın akrabaları vardı Şengal’de. Haber alamıyordu akrabalarından. Akrabalarından haber alsa da yüzü gülmeyecekti Sultan’ın, ama rahatlayacaktı.

Şengal kurtarıldıktan sonra haber alabildi akrabalarından. Haber aldıktan sonra pasaport çıkarma işine girişti. Pasaportunu aldıktan bir hafta sonrada Şengal’e gitti.

Bir haftada gelirim demişti ama bir ay sonra geldi. Hem de yalnız gelmedi. Kuzeni Meryem ve Meryem’in kucağındaki oğlu Ehmede ile birlikte geldi.

Meryem konuşurken zorlansa da benimle Türkçe konuşuyordu. Ehmede’yi kucağından hiç indirmiyordu. Arada bir Sultan Meryem’i ikna edip kendi kolları arasına alıyordu Ehmede’yi.

Her gün derneğe geliyorlardı ama ancak 15 gün sonra sorabildim Meryem’e:

“Ezidi kadınların saçları uzun olur. Seninkiler niye kısa?”

Sadece meraktan sormuştum, ama Meryem’in yüzü acıya dalınca sorduğuma pişman oldum. Sorumu Sultan yanıtladı.

“IŞİD kaçırınca aşağılamak için kesmiş Meryem’in saçlarını. Sadece aşağılamakla yetinmemiş alçaklar, Meryem’e tecavüz de etmişler.”

Bu kez ben utançtan kızarmıştım. Meryem’in yüzünde sadece acı görülüyordu.

Sultan Ehmede’yi göstererek devam etti: “Ehmede bu tecavüzlerin bir tür günahı.”

“Değil abla”, dedi Meryem, Ehmede’yi göğsüne daha sıkı bastırarak.

“Özür dilerim Meryem. Ehmede Meryem’i tecavüzlerden kurtaran kurtarıcı” diyerek Meryem’in gönlünü aldı Sultan.

Sultan Ehmede hakkında konuşmasını sürdürürken ben Ehmede’ye kilitlendim. Çok tatlı bir çocuktu. Anasına benziyordu. Bebek yüzünde acı ve direnç harmanlanmıştı sanki. Ehmede’yi almak için kollarımı uzattım. Meryem sakınmadan, Sultan’ın şaşkın bakışları arasında kollarıma bıraktı Ehmede’yi. Kollarım arasına gelen Ehmede gülümsedi. Meryem de gülümsemeye başladı. Ehmede’yi öptükçe ana oğulun yüzünde yeni yeni güller açıyordu sanki.

“Ehmede benim canımın parçası değil, canım, abi” dedi Meryem ve konuşmaya devam etti:

“Babam, abilerim bana asla kötü davranmadılar. Oğluma da kötü davranmadılar. Ama sevemediler. Çünkü kendilerine o kadar işkence eden, katleden, kızlarına tecavüz eden zalimlerin dölüydü Ehmede. Ben de onlardan farklı düşünmüyorum, ama Ehmede benim canım. Babam Ehmede’yi bir yerlere verelim demişti. Benle birlikte bir yerlere verebileceksen olur, dedim ona. O zaman beni anladı. Sarılıp beni öptü, ama Ehmede’yi öpemedi...”

“Ben de Meryem’i kapıp buraya getirdim” diyerek araya girdi Sultan. “Babası her gün beni arayıp Meryem’le konuşuyor.”

“Ama hiç Ehmede’yi sormadı abi” diye araya girdi Meryem.

Sohbetimiz o gün her zamankinden uzun sürdü. Ehmede sohbet süresince kucağımdan gitmek istemedi. Annesinin kucağına gittiğinde bile elimi bırakmak istemedi. Sultan da ben de çok şaşkındık. Meryem şaşkın değildi.

“Oğlum dayısını çok sevdi” diyerek, şaşırmamasının nedeni özetledi.

Evet birkaç sohbetten sonra kardeşim gibi sevmiştim Meryem’i. Ona acıyan ve korumaya çalışan abisiydim. Ama Meryem 19 yaşına rağmen öylesine kocaman ana yüreği taşıyor ki ona duyduğum acımadan utandırdı beni.

Derin bir saygıyla sevmeyi sürdürdüm Meryem’i.

H. Ortakçı