Ortak Atölye

Neye uğradığını şaşırmıştı atölyenin sahibi. Bunlar ne ara böyle düşünmeye başladılar diye aklından geçirdi. Sinirlenmeye başlamıştı, aklından hepsini göndermeyi geçirdi ancak bir an düşününce onlarsız yapamazdı...

“Dört elle sarılmalısınız işinize. Durmadan, yorulmak bilmeden çalışmalısınız. Sonuçta bu atölye kimin? Bu atölye, benim olduğu kadar sizin de. Hepimizin ortak atölyesi bu.”

Böyle söylüyordu atölyenin sahibi. En az çalışanı bile 8 yıldır çalışıyordu bu atölyede. 16 yıldır orada olan bile vardı. Bu atölyenin her şeyine, her yerine hakimdiler. Gözü kapalı bir şekilde atölyede dolaşabilirler, hatta işlerini bile gözü kapalı yapabilirlerdi artık. Öyle ki kafalarında başka düşünceler varken dahi elleri otomatik bir halde işleri sürdürmeye devam ediyordu. Sanki birer makineydiler.

Kafaları neyde olacaktı! Hepsinin ortak noktası, geçim sıkıntısıydı. Kimisi ev kirasını nasıl denkleştireceğini düşünüyordu, kimisi çocuğunun okul masraflarını düşünüyordu. Hepsi düşünüyordu ama elden bir şey gelmiyordu. Patronları, bu düşüncelere dalıp gittiklerinde veya bir şeylere itiraz edeceklerini anladığında hemen aynı şeyleri söylerdi: “Ne olmuş yani! Kim sıkıntı çekmiyor ki? Sıkıntı, dert bunlar hep insana özgü şeyler. Çok çalışırsanız bunlar ortadan kalkar. Hem bu iş, bu atölye benim olduğu kadar da sizlerin. Önce biz hep beraber bu atölyeyi düşünmeliyiz. Hepimizin ortak atölyesi bu.” Bunu duydukları vakit hepsi birazcık yumuşardı. Atölyeyi benimsemişlerdi ve onların da ortak olması onları heveslendirirdi. Ancak atölyeye ortak olmalarını bırakın, buradan aldıkları ücret, hayatlarını idame ettirmeleri için zar zor yetiyordu. Ancak patron her seferinde atölyelerine bir yenisini daha ekliyordu.

Atölyede çalışanlardan birisi, yine bir gün patronlarının “bu atölye bizim, hepimizin ortak atölyesi” heveslendirmesine dayanamayarak, “Usta beri bak!” diye çıkıştı. Diğer işçiler ne olacağını merakla bekliyordu. Beriki konuşmaya devam etti.

- Her seferinde, “bu atölye bizim, bu atölye hepimizin ortak malı” deyip duruyorsun ancak biz hiçbir faydasını görmedik. Faydasını görmeyi bırak, biz ilerleyeceğimize gerilerken, sen atölye üstüne atölye açmaya devam ediyorsun. Çok çalışıyoruz ama açız! Bize bir faydası olacak mı bu atölyenin?

Herkes bu çıkışa patronlarının kızacağını düşünmüştü ancak o sakin bir şekilde önce hafiften öksürerek boğazını temizledi, ardından sarı dişlerini göstererek gülümsedi ve elini çıkışan işçinin omzuna atarak;

- Elbette bir faydası olacak. Ortağı olduğunuz atölyenin size hiç faydası olmaz mı?

Yine aynı hikayeyi anlatacak olduğunu düşünenlerden bir tanesi çıkıp;

- Neremiz ortak bu atölyeye? Hani nerde yazıyor bizim ortak olduğumuz? Burada her şeyi biz yapıyoruz, 10 saatimizi veriyoruz lakin kaybeden yine biz oluyoruz!

Neye uğradığını şaşırmıştı atölyenin sahibi. Bunlar ne ara böyle düşünmeye başladılar diye aklından geçirdi. Sinirlenmeye başlamıştı, aklından hepsini göndermeyi geçirdi ancak bir an düşününce onlarsız yapamazdı. Kendisi atölyedeki makineleri açmayı dahi bilmiyordu. Yeniden bu kadar insanı toplamak da zaman alırdı ve bu zaman ona zarar yazardı. Sakin kalarak onların ateşini almaya çalıştı.

- Düşününce haklı olduğunuza kanaat getirdim. Zaten ben de uzun zamandır size bir faydam dokunsun istiyordum. Çalışma saatleriniz fazla evet, onu biraz düşürebiliriz ve ücretlerinize de bir miktar zam yapmaya karar verdim.

Bunları söylerken samimi olmadığı o kadar belliydi ki… Zaten dişlerini sıka sıka konuşuyordu. Ancak karşısında gördüğü bu tepki karşısında korkmuştu. İşçilerse, “biraz” ve “bir miktar” ifadelerinden hoşnut olmasalar da en azından kazanım elde ettikleri için kendilerini gururlu ve mutlu hissediyorlardı.

Kemal Kaçamak