Halkın ozanı Ahmed Arif’i saygıyla anıyoruz…

Devrimci halk ozanı Ahmed Arif’i ölümünün 28. yılında saygıyla ve özlemle anıyoruz.

Ahmet Hamdi Önal ya da bilinen adı ile Ahmed Arif, 1927 yılında Diyarbakır’da doğdu. Babası Türk, annesi Kürt kökenlidir. Aile, devlet memuru olan babanın işinden kaynaklı çeşitli şehirlere göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göçler nedeniyle Ahmed Arif ilkokulu Siverek’te, ortaokulu Urfa’da, liseyi ise Afyon’da yatılı olarak tamamladı. Ardından Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde felsefe bölümüne girdi.

İlk şiirlerini 1940’lı yıllarda henüz lisede öğrenciyken yazmaya başlayan Ahmed Arif’in bu şiirleri aynı yıl “Seçme Şiirler Demeti” dergisinde yayımlanmıştır. Gecede en az 8-10 sayfa şiir yazmasına rağmen bu şiirlerin çoğunun okul döneminde ve hapishanendeyken kaybolduğunu söylemiştir.

Ahmed Arif 1943’te Van’da general Muğlalı tarafından yapılan köylü katliamı üzerine yazdığı “33 Kurşun” şiiri yüzünden, kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alınır ve uzun süre işkenceye maruz kalır. Ayakta duramayacak hale gelince götürülüp bir çöplüğe atılır. Ahmed Arif o günü Otuz üç Kurşun, şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni, gece sabaha kadar dövdüler. ‘Oku’ dediler, okumadım. Dövdükten sonra o tellerden aşağı attılar beni. Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip buluyorlar. Sokak köpekleri gelip kokladılar beni, ödüm koptu ölü sanıp yiyecekler” diye anlatacaktır.

1950’li yıllarda siyasi faaliyetlerinden dolayı iki defa tutuklanan ve bu yüzden üniversite öğrenimini tamamlayamayan Arif, cezaevinden çıktıktan sonra gazetecilik yapmaya başlar. 1967 yılında evlenir ve 1972 yılında bir çocuğu olur. 1968 yılında, en önemli eseri olan “Hasretinden Prangalar Eskittim” adlı şiir kitabını yayımlanır.

Ahmed Arif birçok şaire hayrandı. Nazım Hikmet, Orhan Veli, Cemal Süreyya gibi şairlerden beslenerek, halk şiirini özümsemiştir. Özellikle Nazım’ın şiirlerinin Ahmed Arif için yeri bambaşkadır. Onun için “Ben nazım sarhoşuyum, ezbere canımı verebilirim” der. Öyle ki 1950’li yıllarda Abidin Dino ve Oktay Rifat’ın “Türk şiirinde devrimi biz yaptık, Nazım değil. Bir çağ varsa onu biz başlattık” demeleri üzerine, “Güzin Hoca Hanım’dan özür dilerim, benim hocamdır, ama bu, bir terbiyesizliktir. Kendinizi Nazım’dan daha büyük bir şair, çok daha önemli, edebiyatta çığır açmış, devrim yapmış adamlar olarak görmeniz soytarıca bir harekettir” diyerek Nazımı savunmuştur.

Ahmed Arif şiirlerinde, yazılarında kısacası hayatının her anında, cesurluğu, yiğitliği, mertliği ve devrimciliği adeta bayraklaştırmıştır. Her şiirinin bir hikayesi, her sözünün derinlerden gelen bir anlamı vardır. Yaşamı da kendisi gibi halkın içinde halka birlikte, büyük acılar, büyük sıkıntılar çekerek geçmesine rağmen hiçbir zaman halktan ve emekçilerden kopmamış, yaşadığı her an onurunu ve devrimci kişiliğini korumayı başarmıştır. Oldukça mütevazi, kavgaya ve sevdaya gönül vermiş, kendi deyimi ile “Ben büyük değilim. Halkımın sıradan ve gariban bir ozanıyım” demiştir.

Bir tane kitabı olmasına rağmen onun ismi, Nazım Hikmet, Cemal Süreyya, Adnan Yücel, Hasan Hüseyin gibi devrimci şairler ya da Yaşar Kemal, Orhan Kemal gibi toplumsal gerçekçi yazarlarla birlikte anılmasının tek nedeni devrimci kişiliği ve sanatı değildir. Hayatı boyunca haksızlığa, işkenceye, kalleşliğe karşı savaşımını asla elden bırakmamıştır.

“Anadolu” şiirinde geçen şu dizeler, 2 Haziran 1991’de yaşama gözlerini yuman büyük ozanın hayat manifestosu gibidir:

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”

Devrimci halk ozanı Ahmed Arif’i ölümünün 28. yılında saygıyla ve özlemle anıyoruz.

K. Torlak