24 Haziran seçimlerinin ardından...

Sermayenin diktatörlüğüne ve diktatörüne karşı mücadeleye!

AKP-MHP ittifakı tarafından gündeme getirilen 24 Haziran seçimleri geride kaldı. Açıklanan resmi sonuçlara göre dinci-faşist ittifak seçimlerin kazananı oldu.

Erdoğan ve AKP’sinin seçimlerin ön sürecinde devletin ve burjuva medyanın tüm imkanlarını kullanarak, faşist baskı ve zorbalığı tırmandırarak, seçim gününde ise türlü hilelere başvurarak bu sonuca ulaştığı biliniyor. Herkes bütün bunların başından itibaren farkındaydı. Seçimi kaybedenlerin şu sıralar “adil ve dürüst bir seçim değildi” diyerek dile getirdiği de bu olgudur.

Bütün bunlara rağmen dinci-faşist blokun seçimden açık bir üstünlükle çıkması ve bunu da daha seçim gecesi muhaliflerine kabul ettirmesi, onlar payına büyük bir başarının ifadesidir. Gerçekte seçim sürecinin son gününe kadar sürekli bir moral kaybı yaşıyorlardı ve sonuçlar konusunda hiç de rahat değillerdi, dahası ciddi endişeler taşıyorlardı. Böyle olduğu ölçüde ortaya çıkan sonuç kendileri için ayrıca güçlü bir moral kaynağı oldu.

Şimdi önlerinde, elde ettikleri politik ve moral üstünlüğe de dayanarak, kendi yeni düzenlerini kurmak ve bunu tüm topluma dayatmak var. Bunu nasıl, ne dozda ve ne tempoda yaparlar, şimdiden bir şey söylemek zor. Ama bunun çok da kolay olmayacağı şimdiden söylenebilir. Eldeki başarı, taze, dinamik, yükselen, dolayısıyla henüz yıpranmamış, toplumun bir kesimi için de olsa belirgin umutları simgeleyen değil, tersine yıpranması, dahası çürüme ve kokuşması gözler önünde duran bir gücün başarısı. Buna rağmen dinci-faşist ittifakın seçimlerde elde ettiği açık başarı, toplumun bir kesiminin (üzerinde önemle durulması ve düşünülmesi gereken) gerçeğini gösteriyor. Kuşkusuz bu homojen bir toplum kesimi değil. Ama kültürel gerilik, cehalet, dinin ve şovenizmin uyuşturucu etkisi, çıkarcılık, ikiyüzlülük, ahlaki ölçüler ve değerlerdeki çöküntü vb., onun farklı kesimlerini niteleyen özellikler. Yalana, ikiyüzlülüğe, yağmaya, talana, çalıp çırpmaya, hırsızlığa boğazına kadar batmış, bin türlü rezilliği ile sayısız suçları ayyuka çıkmış, kanla beslenen, baskı, terör ve yasaklara dayanan kokuşmuş bir keyfi tek adam rejimini hâlâ da bu düzeyde desteklemenin başka bir açıklaması olamaz.

Seçim sonuçları ayrıca AKP gericiliğinin özellikle işçi sınıfı ve emekçilerin üzerinde belirgin bir denetime sahip olduğunun yeni bir göstergesi oldu. Özellikle Bursa, Sakarya ve Kocaeli gibi sanayi kentlerinden yansıyan veriler dinci-faşist gericiliğin işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde ne denli etkili olduğunu gözler önüne serdi. Bu yönüyle seçim sonuçları, işçi ve emekçiler içerisinde burjuva gericiliğinin etkisi kırılmadığı müddetçe dinci-faşist iktidarın geriletilemeyeceğini de bir kez daha doğruladı.

***

Muharrem İnce’nin seçim kampanyası toplumun “öteki yarı”sının dinci-faşist iktidara duyduğu büyük öfkenin açığa çıkmasına vesile oldu. Milyonlarca insanın büyük umutlar ve heyecanlarla meydanları doldurmasının kuşkusuz bir anlamı var. Bu insanlar için asıl kaygı gelecek olandan çok gitmesi gerekendi. Meydanlarda söyledikleri incir çekirdeğini doldurmayan Muharrem İnce’ye umutla bağlanmalarının nedeni de buydu.

Bu kitle, şimdi tersinden derin bir hayal kırıklığı ve moral bozukluğu içinde. Bu sonuç bugün için tümüyle normaldir. Siyasal süreçlerdeki beklenmedik gelişmeler çok geçmeden toplumun bu kesimini yeniden uyaracak ve kendine getirecektir, bundan kuşku duymamak gerekir. Öte yandan, kendilerinin de beklemediği seçim sonuçlarının önümüzdeki süreçte burjuva muhalefet içerisinde yeni kriz dinamiklerinin önünü açacağı ise aşikar. Şimdiden bunun emareleri düzen kulislerine ve burjuva medyaya yansımış bulunuyor.

Muharrem İnce’nin kampanyası üzerinden seçim sonuçlarına bakıldığında altı çizilmesi gereken gerçeklerden biri de, parlamenter yol ve yöntemlerin anlamı ve sınırlarıdır. Hele de Türkiye gibi geleneksel kültür, ilişki ve davranış kalıplarının son derece güçlü olduğu bir ülkede. Bu kampanya, CHP’nin kendi seçmen kitlelerini toparlamış, dinci-faşist iktidardan zaten yıllardır hoşnutsuz durumdaki kitleleri umutlandırıp heyecanlandırmış, fakat bunun ötesine geçememiştir. Geçemezdi de. Ecevit ‘70’li yıllarda geçmişti, çünkü belirgin bir sosyal uyanış ve devrimci kitle hareketi dalgasının üzerinde yükseliyordu. Bugün olmayan bu. Bu olmadığında ise özellikle emekçi kitlelerin siyasal eğilim ve tercihleri değişmiyor, değiştirilemiyor. Kasaba politikacısı tutumuyla “Cuma”dan söz etmek, gerici söylem, düşünüş ve davranışlarla cilveleşerek gericiliğin tutsağı seçmene şirin gözükmek, dünkü seçim sonuçlarıyla da görüldüğü gibi, sonucu fazlaca değiştirmiyor.

***

Bunca baskıya, teröre, yasağa, tutuklamaya, katliama rağmen Kürt seçmen kitlelerinin kendi tercihlerindeki ısrarı bu aynı gerçeğin bir başka yönden doğrulanmasıdır. Bu “seçmen tabanı” uzun yılları bulan çok yönlü mücadelelerle yaratıldı. Bu büyük mücadeleler, onların sağladığı paha biçilmez eğiticilik olmasaydı, bugünkü ulusal bilinç ve kararlılık da bu denli soluklu biçimde gösterilemezdi. Dünkü ve bugünkü parlamenter başarıların gerisinde tam da parlamento dışının bu büyük mücadele birikimleri var ve sınıf devrimcileri bu gerçeği Kürt hareketine ilişkin değerlendirmelerinde birçok vesileyle vurguladı.

***

Seçim galiplerinin önlerinde, faturası bir an önce emekçilere ödetilmeyi bekleyen bir ekonomik kriz gerçeği duruyor. Bunun gereklerini gecikmeksizin yapmak durumundalar, “piyasalar”ın onlardan öncelikli beklentisi de bu. Onlar adına bunun hızlı bir yıpranmayı beraberinde getirmesi, emekçilerin hoşnutsuzluğunu ateşleyerek bugünkü muzaffer havayı hızla dağıtması kuvvetle muhtemeldir.

İkinci olarak, dinci-faşist koalisyonun seçim başarısı, rejim krizi kadar onun özel bir boyutu olan devlet krizini daha da derinleştirecektir. TÜSİAD başkanının geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama buna ilişkin kaygıları örtülü biçimde içeriyor. Gerek emperyalist odaklar gerekse bir bütün olarak tekelci burjuvazi kısa dönemli olarak tek adam diktatörlüğünün avantajlarından en iyi biçimde yararlanmaya bakacaktır. Bununla birlikte burjuvazi Türkiye gibi dikey olarak ikiye bölünmüş bir toplumda, tek adam ve onun partisine dayalı bir devlet düzeninin, “devletin ve düzenin bekası” için ne anlama geldiğinin ve bunun yaratacağı risklerin de fazlasıyla farkında. Zira, hali hazırda ölçü ve kuralı belirsiz, “denge ve denetim”den yoksun, bütün “kuvvetler”in tek elde toplandığı, çivisi çıkmış bir devlet düzeni hüküm sürüyor Türkiye’de.

***

Komünistler 24 Haziran seçimleri üzerine yaptıkları ilk değerlendirmede şu olgunun altını belirgin bir şekilde çizmişlerdi:

“Seçim bloklaşmaları, seçim sürecinin düzen siyasetinde bir iç çekişmeye sahne olacağının göstergesidir. Fakat seçimlerin ardından karşı karşıya kalacak olan, bir bütün olarak sermaye düzeni ile işçi sınıfı ve emekçilerdir. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, kazananların ilk işi, ekonomik-mali krizin birikmekte olan faturasını işçilere ve emekçilere ödetmek olacaktır. Dinci-faşist iktidar bunu sürmekte olan baskı ve zorbalığın dozunu iyice arttırarak yapacaktır. Düzen muhalefeti ise aynı şeyi, ‘normalleşmeye geçiş’, ‘demokrasinin onarımı’, ‘adaletin yeniden tesisi’ vb. aldatıcı söylemlerin gürültüsüyle örtmeye çalışarak yapacaktır. Devrimciler ve toplumsal muhalefet güçleri bu gerçeği göz önünde bulundurarak, seçimlerden çok, sonrasına hazırlanmalıdırlar.”

24 Haziran seçimleri geride kaldı. Ancak işçi ve emekçiler ile kapitalist sömürü düzeni arasındaki çelişkiler ağırlaşarak ve kesintisiz olarak devam ediyor. Türkiye kapitalizmini pençesine alan kriz olgusu ise bu çelişkileri günbegün derinleştiriyor. Sermaye adına yönetme görevini bir kez daha omuzlayan Erdoğan AKP’sinin krizin tüm faturasını emekçilere ödetmek için kolları sıvadığı ise açık.

Dahası, seçimlerin dinci-faşist iktidara sağladığı güç, moral ve meşruiyet, başta devrimciler olmak üzere tüm muhalifler için siyasal ortamın daha da ağırlaşması anlamına gelecektir. Faşist baskı ve zorbalığın tırmanacağı bu süreci sermaye diktatörlüğüne ve sermayenin diktatörüne karşı dişe diş bir mücadeleyle karşılamak günün en temel sorumluluğu olarak öne çıkıyor. Devrimcilerin giderek ağırlaşacak olan siyasal atmosferi göğüsleyebilmeleri ve mücadelenin sorumluluklarını başarı ile omuzlayabilmeleri ise, keskinleşeceği kesin olan sosyal sorunlar alanını ne denli başarıyla değerlendirebildikleriyle sıkı sıkıya bağlantılı olacaktır.

Tüm bu olgulardan hareketle sınıf devrimcileri zorlu bir mücadele dönemine çok yönlü olarak hazırlanmalı, bu kapsamda her zamankinden daha fazla sınıf çalışmasına yüklenmelidir.