Hiper-küreselleşmenin ardından - II - Erinç Yeldan

Bu haftaki yazımız geçen haftanın devamı niteliğinde. Geçen hafta aynı konu başlığı altında küresel ekonomide süregelen durgunluk süreci­ne odaklanmış ve bu bağlamda küresel kapitalizmin merkez ekonomilerinde 2009 sonrasında kâr oranlarının seyrini irdelemiş idik. Söz konusu dönemde ulusal ekonomiler düzeyinde kâr oranla­rında gözlenen gerileme, sabit sermaye yatırımlarındaki durgunluğun ve dolayı­sıyla üretkenlik süreçlerinde gözlenen yavaşlamanın da ana nedeni olarak göze çarpıyor.

Ancak ilginçtir ki bu tespit küresel sermaye şirketlerinin güç ve büyüklü­ğüne bağlı olarak çok önemli farklılıklar dile getirmekte. Kapitalist birikim, gelir eşitsizliğinin sadece sermaye-emek ara­sında değil, sermaye grupları arasında da derinleştiğini belgeliyor. Örneğin Boston Üniversitesi Kalkınma Politikaları Merkezi ve UNCTAD verileri küresel boyutta faali­yet gösteren ulus-ötesi şirketler arasında en büyük yüzde 1’lik 2 bin adet tekelci işletmedeki kâr oranlarının, ulusal ortala­maların aksine, güçlenerek sürdürülebil­diğini vurguluyor. (*)

Uluslararası ticaret ülkeler arasında değil, küresel meta zincirinin ayrıntılı ta­sarımlarını düzenleyen tekelci ulus-ötesi şirketler tarafından belirleniyor. Ancak, bu hiper-kârlılık dalgasının ardında yatan emeğin sömürüsü kapitalizmin eşitsiz ge­lişme yasalarının yoğun bir biçimde yan­sıması olarak ön plana çıkıyor. Aşağıda sözü edilen Boston Üniversitesi ve UNC­TAD ortak çalışmasından derlediğimiz grafik, kapitalizmin 21. yüzyıldaki gelir dağılımı süreçlerini net biçimde özetliyor.

[Haber görseli]

Ancak, bu eşitsiz büyüme süreci kapitalizmin iç çelişkilerine dayalı, den­gesiz ve çarpık büyüme olgusunu da beraberinde getiriyor. Kapitalist dünya, kârlılığındaki gerilemeyi 1980’lerden bu yana sürdürdüğü finansal rant ve spekü­latif gelirler ile beslemeye çalışmaktaydı. Kapitalizmin küresel düzeyde artan re­kabeti, teknolojik doygunluk ve yol açtığı sosyal ayırımcılık ve şiddet ile birleştiğin­de, finansal sistemin kumarhane masa­larında sunduğu spekülatif kazançların cazibesine rağmen, ortalama kâr oranla­rındaki gerilemenin önüne geçemiyor.

Bütün bu olgular, belirsizliklerin derin­leşmesine ve kapitalizmin sistemik olarak içine sürüklendiği durgunluk sürecinde, sabit sermaye yatırımlarında da isteksizlik ve iştahsızlık ile sonuçlanmasına neden oluyor. Aşağıda aynı kaynaktan aldığımız ikinci grafik de bu olguları betimlemekte ve 1980 sonrasında finansal varlıkla­rın küresel düzeydeki şişkinleşmesine karşın, sabit sermaye yatırımlarında ivmelenmenin söz konusu olamadığını belgelemekte.

[Haber görseli]

1980’lerden başlayarak “başka alter­natif yok” koşullandırmalarıyla sürdürülen yeni-küreselleşme efsanesi, finansal sermayenin ve ulus-ötesi şirketlerin hiper-akışkanlığına ve devlet aygıtının sermaye lehine yeniden biçimlendirilme­sine dayanmaktaydı. “Küreselleşme” diye sunulan bu dönüşüm, özü itibarıyla, ser­mayenin kârlılığını engelleyecek her türlü düzenlemenin kaldırılarak, piyasaların kuralsızlaştırılmasını sağlamayı amaçla­maktaydı. Emek örgütleri ise “yönetişim­ci” devletin uygulayacağı açıkça faşizme dayalı şiddeti aracılığıyla güçsüzleştiri­lecek, emeğin sosyal kazanımları tasfiye edilecekti.

21. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamakta olduğumuz küresel kriz bütün bu beklen­tileri tersyüz etti. Küresel kriz süreci kapi­talizmin bizzat kendisidir; Türkiye de bu süreci kendi “yerli ve milli” özellikleriyle derinden yaşamaktadır.

(*) Boston Üniversitesi Kalkınma Politi­kaları Merkezi ve UNCTAD 2019 “A New Multileralism for Shared Prosperity”.

Cumhuriyet / 22.05.19