Arap dünyasında geçen hafta: Savaşın eşiğinde ABD-İran gerilimi

Arap basınında bu hafta ABD ile İran arasında yükselen gerilimin bölgeyi savaşın eşiğine getirmesi gündemdeydi. Ürdün El Destur gazetesinden Oraib El Rintavi, İran ve ABD'nin savaşa girmeye niyeti olmamasına rağmen savaşın çıkma olasılığının güçlü olduğunu vurgulayarak "Tarih bize gösterdi ki, bir çok millet ve devlet daha önce istemediği savaşlara dahil oldu" diye yazdı. Bahreyn Ahbar El Haliç gazetesinden Muhammed Mübarek ise İran'ın ABD'yle olası bir savaştan zararlı çıkacağını söyleyerek, "ABD ile girilecek bir savaş İran rejimi için yıkıcı bir etkiye sahiptir" ifadelerini kullandı.

Arap Dünyası’nda geçtiğimiz hafta gündemde, ABD-İran gerilimi, İdlib’te Suriye ordusunun ilerleyişi ve Sudan’da asker ile siviller arasındaki anlaşmazlık vardı. ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve gelmesiyle Filistin meselesi için tedavüle soktuğu “Yüzyılın Anlaşmasının” geçtiğimiz hafta İsrail basını tarafından sızdırıldı. Yüzyılın Anlaşması olduğu iddia edilen belgeye Filistin tarafından ciddi tepki geldi.

ABD’nin İran’a yönelik hamlelerini ağırlaştırması ve bölgeye bir uçak gemisi sevk etme kararı, Ortadoğu’da yine savaş tamtamlarının çalması olarak yorumlandı. İran ve ABD’nin her ne kadar geniş çaplı bir savaşa niyetleri olmasa da, ilerleyen günlerde gerilimin daha da artacağı konuşuluyor.

Suriye ordusu ve Rusya’nın İdlib’e yönelik operasyonları devam ediyor. Arap basınında ise Türkiye’nin buna tepkisiz kaldığı ve bu konuda Rusya ve Türkiye arasında bir anlaşma olabileceğine dair yorumlar yer aldı.

Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinin yenilenmesi kararı Arap basınında geniş yankı buldu. Bazı yazarlar, seçimin yenilenmesi kararının “Ekrem İmamoğlu’nun yıldızını daha da parlattığı” görüşünde.

‘ERDOĞAN İSTANBUL’U ALMAK İÇİN ÇANTASINDA BİR ŞEY Mİ SAKLIYOR?’

“Seçimlerin yenilenmesi kararı her şeyden önce Yüksek Seçim Kurulu’na yönelik güvenin kaybolmasına neden oldu. Bir yargı organı olan yüksek seçim kurulunun kararları da kesindir. Yine Türkler’in zihninde, 17 sene önce sandık aracılığıyla iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin seçimleri kaybetse bile iktidarı bırakmayacağına dair bir düşünce oluştu. Bunun yanı sıra, uzun süredir bölük pörçük olan ve bir alternatif yaratma konusunda başarısız kalan muhalefet, bu sefer mazlum taraf olarak ahlaki açıdan bir üstünlük elde etti. İktidarın bu tutumu, birçoklarının bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın muhtemel rakibi olarak gördüğü Ekrem İmamoğlu’nun yıldızının parlamasına neden oldu.

Bütün bunların yanında iktidarın adayının tekrar edilecek seçimlerde kazanmasının garantisi bulunmuyor. Acaba Erdoğan İstanbul Belediyesi konusunda ısrar ederek büyük bir hata mı yaptı, yoksa çantasında seçim sonucunu kendi lehine çevirecek bir sürpriz mi saklıyor? Cevabı ilerleyen günlerde göreceğiz.” (Bekir Sıtkı / Kuds El Arabi gazetesi)

‘İSTANBUL: ERDOĞAN İÇİN SAVAŞLARIN ANASI’

“Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, doğru olsun yanlış olsun, kaybettiği İstanbul’da seçimlerin tekrar yenilenmesi konusunda başarılı oldu. İstanbul’u kazanma konusunda güveni olan Erdoğan, sonucu hazmedemedi. Erdoğan İstanbul’u kazanma hedefinde başarılı olmak için bütün ağırlığını koydu ancak halk ona ve adayına kentin idaresi görevini vermedi.

Kent şu an seçimlerin yenilenmesini bekliyor ve şu ana kadar hiç görülmemiş bir seçim yarışına hazırlanıyor. Çünkü Erdoğan bu seçim yarışını kendi açısından ‘savaşların anası’ olarak görüyor. Bu savaşı kaybetmesi de siyasi hayatındaki düşüşünün başlaması demek olacak. Ancak Erdoğan’ın yenilenecek olan seçimleri kazanması ise, onun oy sayımı ve sonuçların ilanı konusunda yeni bir şüphe ve sorgulama kampanyasıyla karşı karşıya kalmasına neden olacak. Bu kampanya da Türkiye sınırları içinde durmayacak. Zira böylesine bir sonuç karşısında Avrupalı ülkeler de endişeye kapılacak. (Toni Khoury / Lübnan El Neşra gazetesi)

‘TÜRKİYE İDLİB’E KARŞI NEDEN SUSKUN?’

“Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin’in, Suriye ordusunun İdlib’teki operasyonlarının Ankara ile koordineli olduğunu açıklamasına dikkat çekti. Bu durum, Ankara’nın İdlib’e yönelik Suriye ordusunun saldırıları karşısında neden sessiz kaldığını açıklıyor.

İdlib’teki gerilimin Suriye ve Türkiye arasında doğrudan bir çatışmaya kadar varmaması için Rusya ve Türkiye arasındaki temaslar devam ediyor. Ancak kesin olan şu ki; Suriye ordusunun İdlib’i ve Türkiye-Suriye sınırındaki Bab El Hava sınır kapısını kontrol altına almaya yönelik ilerleyişi de devam edecek. Bu da belki zımni rıza ile olacak. Çünkü Türkiye, daha önce var olan ilişkilerinden dolayı oradaki silahlı grupları bitirme niyetinde değil. Bu rolü de Rusya’yla koordineli bir şekilde ve açıkça ilan etmeden Suriye ordusuna devretmesi, Türkiye savunma bakanının Suriye’nin İdlib’e yönelik saldırılarını durdurması yönündeki çağrısının yeni göz boyama taktiği olduğu anlamına geliyor.” (Rai Al Youm gazetesi – Başyazı)

YÜZYILIN ANLAŞMASI NEDİR?

“Yüzyılın Anlaşması esasında Filistin meselesi ve Arap-Siyonizm mücadelesi ile ilgili değildir. Aksine Yüzyıl’ın Anlaşması, Arap dünyasını temsil eden anlayış ile uluslararası sömürgeci sistem arasındaki anlaşmanın bir parçasıdır. Kudüs’ün Siyonizm’e teslimi ve Siyonist Devlet’in tanınmasını öngören Yüzyılın anlaşması, bu yüzden Filistin meselesinden daha büyük bir meseledir.

Anlaşma çok eskidir ancak Arap isyanlarıyla Arap rejimlerinin kendilerini devrilme tehlikesiyle karşı karşıya bulması, söz konusu planın su yüzüne daha acele çıkmasında itici unsur olmuştur. Arap rejimleri, söz konusu tehlikeyle baş edebilmek ve varlığını koruyabilmek için küresel sömürgeci sistem karşısında daha fazla imtiyazlar vermek durumunda kaldı. Dolayısıyla Yüzyılın anlaşması, iki rejim açısından bir varlık meselesidir. Birincisi Siyonist rejim ikincisi de mevcut Arap yönetimlerini temsil eden sistem. Bu da birbirini tamamlayan iki projenin buluşma noktası niteliğindedir: Baskıcı Arap Rejimleri ile Yayılmacı Siyonist Proje.” (Muhammede Hnid / Katar El Vatan gazetesi)

‘ABD VE İRAN: SAVAŞ MI DİYALOG MU?’

“Savaş tamtamlarının sesini duyun…” ABD eski ulusal güvenlik müsteşarı Susan Rice, Ortadoğu’da gelinen noktayla ilgili yorumu böyle oldu.

ABD ile bir savaşa girmek haliyle İran rejimi aşçısından faydalı olacak bir şey değildir. İran, ekonomik ve askeri açıdan en iyi durumda olsaydı bile, ABD ile girilecek bir savaş İran rejimi için yıkıcı bir etkiye sahiptir. Ne var ki, İran rejimi mevcut koşullarda, 1979’da iktidara gelmesinden sonra en zor günlerini yaşamaktadır.

Amerikan istihbarat eski başkanlarından David Petraeus, CNN ile yaptığı röportajda, Amerika ile İran arasında geniş çaplı bir savaş beklemediğini, çünkü İranlıların bunun bir intihar anlamına geldiğinin bilincinde olduklarını söyledi. Ancak Petraeus, İran’ın bölgedeki kollarının her hangi bir eylemde bulunmasından çekindiğini de dile getirdi. Petraeus’a göre, İran savaş yerine iki yoldan birini seçecek: Ya giderek ağırlaşan ambargolar ve kötüleşen ekonomik durum karşısında kemer sıkacak ya da arka kapılar ardından Washington ile diyaloğa oturmak isteyecek.” (Muhammed Mübarek / Bahreyn Ahbar El Haliç gazetesi)

‘BÖLGE SAVAŞIN EŞİĞİNDE’

“Bölge bir bütün olarak bu sefer İran ve ABD arasında dördüncü Körfez Savaşı’nın eşiğine gelmiş durumda. Bölge başkentleri bu sebepten dolayı diken üstünde. Herhangi biri savaşı tercih ettiği  için değil. Aksine, bu yöndeki ihtimaller günden güne arttığı İçin.

Nükleer uzlaşmaya en başından beri muhalefet eden İsrail, İran karşıtı onlarca istihbarat eylemine girişti ve Suriye’deki İran hedeflerine yönelik 200 civarında saldırı düzenledi. Ayrıca İran’ı Irak’ta da vurmakla tehdit ediyor. İsrail bu. Şimdi de ABD’yi İran’a yönelik bir savaşa bulaştırmak istiyor.

İran geniş çaplı bir savaşa girmeye niyetli değil. ABD de aynı şekilde. Ancak tarih bize gösterdi ki, bir çok millet ve devlet daha önce istemediği savaşlara dahil oldu. Şimdi de şahit olduğumuz askeri yığınakları güç gösterisinden güç kullanımına dönüşmesi için ne lazım? Herhangi bir petrol tankerinin Yemen’den veya İran’dan ya da Körfez’den fırlatılan bir füzeyle vurulup bu füzenin İran’a intisap edilmesi yetmez mi?” (Oraib El Rintavi / Ürdün El Destur gazetesi)

SUDAN’DA DEVRİM VE ASKERİ KONSEY

“El Beşir yönetiminin bütün baskı, zulüm ve zorluklarını aşmayı başaran Sudan Devrimi, bugün yorucu pazarlıklar ve hedeflerinin gerçekleşmesinin önünde engel olan çekişmelerin pençesine düşmüş durumda.

Bugün endişe ve hayal kırıklıklarını arttıran en önemli şey ise, yönetimdeki boşluk ve görüşmelerde Hürriyet ve Değişim Güçleri ile Askeri Konsey arasında herhangi bir uzlaşmaya varılmamış olması, bu sebeple de hükümetin kurulamamış olması ve geçiş sürecinin iskeletinin belirlenmemiş olmasıdır. Ömer El Beşir’in devrilmesinden bu yana bir ay geçmesine rağmen, kimse Sudan Devrimi’nin hedeflerini gerçekleştirdiğini ve tam anlamıyla zafer kazandığını söyleyemez.

Askeri Konsey ile muhalif güçlerin yaptıkları basın açıklamaları, iki taraf arasındaki uçurumun derinliğini göstermektedir.

Geçiş süreci için oluşturulacak mecliste, askerin herhangi bir üstünlüğü ne devrim güçleri tarafından ne de AB, ABD ve Afrika Birliği başta olmak üzere uluslararası camiadan kabul görmeyecektir. Yine aynı şekilde Sudan için de faydalı değildir. Çünkü böyle bir durum Sudan’ın ekonomisini canlandıracak bazı yardımlardan ve eski borçların silinmesi gibi desteklerden mahrum bırakacaktır.  Askeri Konsey en başından beri, iktidara yapışmayacağını, yönetimde kalma gibi bir niyetinin olmadığını ve devrimin taleplerini boşa çıkarmayacağını söylüyordu. Şimdi sözleri eyleme dönüştürme vakti. Ya da bu minvaldeki gerçek niyetini açıklasın.” (Osman Mirğeni / Suudi Şark’ül Evsat gazetesi)

Gazete Duvar / 13.05.19